|
Liberal Alevi Sitesi
|
Pazar, 14 Mart 2010 14:41 |
|
NİMRİ DEDE’NİN KISA HAYAT ÖYKÜSÜ
Gerçek adı İsmail Dehmen olan Nimri Dede: 1325/1909 yılında Elazığ'ın Keban ilçesine bağlı Nimri (şimdiki adıyla Pınarlar) köyünde doğdu. Yörede lakap olarak Şıh ya da Şıh İsmail de denmektedir.
Nimri (Pınarlar) köyü; 13. Yüzyılda Oğuzların Bayat Boyunun Şeyh Hasan Aşiretinin bir oymağının kurduğu, bir Türkmen obasıdır.
Köyün kurucu ailesi Nimriler, Arapgir-Onar Köyünden gelerek burayı yurt edinmişler ve yerli kavimlerle karışmışlardır.
Nimriler Kabilesinin reisi, Şeyh Nimri, Piri ve Aşiret Beyi Şeyh Hasan Oner’den icazet alarak, sonradan kendi adını vereceği, bu metruk Bizans köyüne yerleşmiştir. Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat’ın iskan politikası gereği olarak da, Nimri köyü bölgesel kolonizasyon için kurulmuştur.
Orta-Asya’dan dalgalar halinde göç eden Türklerin; Anadolu’ya yerleşmelerinin, kan bağına dayanan aşiret, oymak, oba şeklinde ya da Şeyh, Dede, Baba, Derviş gibi inanç önderlerinin kurduğu zaviyelerin çevresinde köyler oluşturularak; göçerlikten kısmen yerleşik tarım toplumuna geçtiklerini tarihi kaynaklardan bilmekteyiz.
Yukarı Fırat Havzası’na yerleşen Bayat Boyu oymaklarının da obalar şeklinde köyler ve zaviyeler kurarak 12. yüzyılın sonlarına doğru ve 13. yy. başlarında yerleşik düzene geçerler.
Bayat boyu beyi ve inanç önderi Sultan Onar diğer adıyla Şeyh Hasan da aşiretiyle Orta-Asya (Batı Horasan’dan -Bugünkü Kazakistan’ın Türkistan-Yesi şehrinin Üç-Kurgan)’dan Anadolu’ya göç ederek; Malatya-Arapgir-Elazığ-Keban-Baskil-Muşar yöresi-Tunceli-Hozat-Ovacık-Çimişgezek bölgesine ilk etapta yerleşir. Daha sonra Aşiret, Anadolu’ya yayılır. Yukarı Fırat Havzası Alevilerinin "kültürel – inançsal – toplumsal yaşam tarzı"nın özgün bir labaratuvarıdır...
|
|
|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR HUKUK DEVLETİDİR |
|
|
|
|
Cuma, 12 Mart 2010 15:07 |
|
Erdoğan BAYAZIT
T.Cumhuriyeti Anayasası, her ne kadar askeri darbe anayasası olsa da, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen 2. maddesini aşağıya aynen yazıyorum.
ANAYASA MADDE 2 . – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Ülkemiz her ne kadar batı demokrasilerinde olduğu kadar demokratik bir hukuk devleti olmasa da, Orta doğu Arap şeyhlikleri kadar da muz cumhuriyeti değildir. Bu ülkede iyi veya kötü hukuk kuralları işliyor. Bu ülkede de yargıç ve savcılar güçlerini anayasadan almaktadırlar. Verdikleri kararlarda, hukukun üstünlüğü ilkesinden dışarı çıkamazlar. Hukuk dışı kararlara imza atanlar olursa, Erzincan Cumhuriyet Savcısı İlhan Cihaner gibi tutuklanmaktan ve yargılanmaktan kurtulamazlar. Bu gün hiçbir Cumhuriyet Savcısı, hukuksal dayanağı olmayan, soyut belgelerle sıradan bir vatandaşımız hakkında dahi dava açamaz. Cumhuriyet Savcılarımız emir komuta zinciri ile de dava açmazlar. Bu gibi emir komuta zinciri altında açılan davalar, askeri darbe dönemlerinde gerçekleşmiştir.
|
|
Pazartesi, 08 Mart 2010 13:40 |
|
Erdoğan BAYAZIT
Nedendir bilinmez. Biz her konuda kendimizi haklı kabul eder ve bu davranışımızı ısrarla sürdürmeye çalışırız. Bu belki de doğu insanına has bir davranış kalıbı olsa gerek. Kendimizi ötekinin yerine koyarak, olayları birde onun gözü ile görmeyi hiç mi hiç düşünmeyiz. Bu nedenle de hep kendimizi haklı görerek, karşımızdakine yaşama ve özgür davranma hakkı tanımayız. Her şey bize göre ise ve bizimse güzeldir. Bize ait olmayan her zaman olumsuzdur. Ben oldum olası, bu özelliğimizi hiç sevmedim. Bu sevgisizliğin bedelini de her an ödemekteyim. Ne zaman bizden olmayanı haklı gördüysem, çevremde yaşayanlardan hep olumsuz tepki aldım.
|
|
FARKLILIKLARIMIZ ZENGİNLİĞİMİZDİR |
|
|
|
|
Pazartesi, 01 Mart 2010 12:24 |
|
Erdoğan Bayazıt
Aynı toprakları yurt edinmiş, insanlar arasındaki farklılıklar neden zenginlik sayılmaz? Neden bu farklılıklar, durmadan kaşınır? Bu farklılıkları kaşıyanların kar hanesine ne yazılır? Bu kaşıma işinden, elde ettikleri çıkarları hiç düşündünüz mü? Kim bu halkın içindeki farklılıkları kaşıyanlar? Bir insanın ana ve babasını belirleme hakkı olmadığı gibi, dilini, rengini, kültürünü ve milliyetini (etnisitesini) belirleme hakkı yoktur. Dünyada yaşayan, yaklaşık altı milyar insanın içinde; yukarıda saydığım farklılıkların dışında kalan dinsel inançlarını değiştiren insan sayısı, yok sayılabilecek kadar azdır. Bu saptama, oldukça gerçekçi bir yaklaşımdır. Bu farklılıklar; binlerce yıl içinde oluşmuş, bizim benliğimizi oluşturan künyelerimizdir. Yukarıda saydığım özelliklerimizden, dinsel inançlarımızın da sıkça değiştirildiği vaki değildir. İnsan, hangi dini inancın içinde doğarsa; genellikle yaşamı boyunca, o dinsel inanca tabi olur. Din değiştirme olaylarına, toplumda pek sık rastlanmaz. Saydığımız bu özellikleri belirleme hakkı olmayan, sayıları milyarlarla ifade edilen insanların farklılıklarının üzerini kaşıyıp, onları birbirlerine düşman edenler kimler?
|
|
BİLİNÇ DEĞİŞİMİ VE ALEVİLİK |
|
|
|
|
Pazartesi, 01 Mart 2010 07:32 |
|
A.Yılmaz SOYYER
Son on yıldır yepyeni bir mecraya girip tabir caizse yeniden çerağların uyanış dönemini yaşayan Alevilik hem kendi içerisinde bir şaşırış yaşamakta hem de kendisinden olmayan çevrelerde olağanüstü bir ilgiyle karşılanmaktadır. “Karşılaşmaktadır” yerine karşılanmaktadır deyişim bilinçli bir hipotezin sonucudur ve ben bu cümleyle Aleviliğin kendi bünyesinde yeterli bir bilinç gelişimi ortaya koyamadığı kanaatindeyim. Aleviler her şeyden önce “ne oluyoruz?” derken ne “ne olduklarının” ne de “ne olmadıklarının” farkındadırlar.
Elbette bu bilinçsizlik durumunda en az suç yine kendisini Alevi olarak nitelendiren bu kitlelere aittir. Daha önceki ezilmişlikler bir yana 1826 yılından beri yasaklı bulunan bir topluluğun şuur kaybı kadar tabii ne olabilir? İkinci Mahmud’dan bu güne kadar önceleri devlet son yüzyılda ise toplum tarafından mücrim yani suçlu muamelesi gören bir topluluk içinde bulunduğu bilinçsizlik durumunu ancak uzun bir süreçte aşabilecek gibi görünmektedir.
|
|
Pazartesi, 22 Şubat 2010 12:51 |
|
ŞENOL KALUÇ
LDT Alevi-Bektaşi Araştırmaları Merkezi Direktörü
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyerek söze başlamakta fayda var; çalıştaylar Alevi-Sünni yakınlaşmasına olumlu katkılar sunmuştur. Karışık durumda olan kafaların durulmasına ve biraz tezat olacak ama bazı kafaların da karışmasına sebep oldu. Uzun yıllar görmezden gelinmiş ve büyüyüp derinleşmiş bu mesele ilk kez Türkiye kamuoyunda bu kadar geniş bir çerçevede, ciddi bir şekilde tartışıldı. Bu tartışma sürecinde pek çok kişi heybesindekini boşalttı. Niyetler ortaya döküldü, saflar belirginleşmeye başladı.
Alevileri farklılıklarıyla çok geniş bir yelpazede bir arada tutan kalın duvarlar çatlamaya başladıkça, Aleviler de kendi aralarında iç hesaplaşmaya yöneldiler. Fakat bu iç hesaplaşma süreci son dönemlerde ülkemizde yaşanan değişim sancıları nedeniyle istenen düzeyde gerçekleşememektedir.
Alevilerin iç hesaplaşması
Açılım sürecinde muhalefet partilerinin destekten çok köstek olmaları da başarının istenen düzeyde olmasını engellemiştir. MHP’nin Aleviliğe bakışı ve niyeti bellidir; CHP’nin ise yarayı kaşımak üzere bir siyaset izlemesi ve statükoyu koruma kavgası Alevi-Sünni çatışmasının iç dinamiklerinin tahrip edilmesi fırsatının kısmen kaçırılmasına neden olmuştur. CHP’nin sanki daha dün kurulmuş bir parti gibi Alevi meselesine bakış sergilemesi ve Cumhuriyet tarihiyle yaşıt sorumluluğunu görmezden gelmesi büyük bir tutarsızlıktır. Sanki Aleviler bu ülkede son yedi yıldır bir takım sorunlarla karşı karşıyaymış gibi davranmakta ve Alevi-Sünni çekişmesinin devamından faydalanmayı umuyormuş gibi gözükmektedir.
Devamını oku:
|
|
Devlet 1000 yıldır ilk kez 'Gelin Aleviler konuşalım' diyor |
|
|
|
|
Cumartesi, 27 Şubat 2010 18:26 |
|
AKP'nin 'Alevi Çalıştayı' ile Dolmabahçe'deki 'açılım toplantısı'na katıldığı için Alevi örgütlerince eleştirilen Arif Sağ, alttan almadı. 'Saf değiştirdiğini iddia edenleri 'süreci anlamamakla' suçladı

Hükümetin 'Alevi Açılımı' çalıştayına ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 'Demokratik Açılım' çerçevesinde İstanbul'da sanatçılarla yaptığı toplantıya katıldığı için bazı Alevi örgütlerince topa tutulan Arif Sağ, sessizliğini AKŞAM'a bozdu. Yaşanan süreçte hakarete varan eleştirilerle karşılaştığını söyleyen Sağ, 'Bacak bacak üstüne atarak bu işler çözülmez. Aleviler de artık 'diplomasi'yi kullanmalı' dedi, hem cemaate hem örgütlere sert çıktı.
"Bu süreçte herkesi mutlu etmek mümkün değil" diyen Sağ "Tabii ki birileri de rahatsız olacak. Gerçi rahatsızlığın dozunu artırıyorlar. Hoş olmayan, hakarete varan eleştiriler getiriyorlar. Ama önemsemiyorum. Önemsediğim tek şey, Alevilerin haklarını elde etmesi. Bu, benim için her şeyin önünde. Yoksa beni ne Arif Sağ ne de Alevi örgütleri ilgilendiriyor" dedi.
İşte Sağ'ın çarpıcı açıklamaları:
|
|
ALEVİLİK İSLAM'IN NERESİNDE |
|
|
|
|
Pazar, 21 Şubat 2010 19:22 |
|
Şenol KALUÇ
Alevilik İslam’ın içinde midir, dışında mıdır sorusu doğru olmayan ve bir alevi için oldukça incitici bir sorudur. Bu ve benzeri sorunların temel kaynağı daha çok bilgisizlik, cehalet ve son yarım yüzyıllık ideolojik serüvene dayanmaktadır. Sünni toplumun Alevilik ile ilgili algısı genelde daha çok kulaktan dolma bilgi ve hurafelere dayanır. Bu bilgilerin gerçekte bir karşılığı olup olmadığını bilmez. Belki sünnilerdeki bu bilgisizliği bir ölçüde mazur görebiliriz ancak, alevilerde de sünnilerin bakış açısından pek de farklı olmayan bir bilgisizlik ve cehalet vardır.
Bugün gelinen noktada Alevilerin önemli bir kısmı tarihsel Alevi kimliğinin dışında durmaktadır. Alevilik Cumhuriyet döneminde geleneksel örgütlenmesini yitirmiş ve şehirleşme süreci ile birlikte bambaşka bir mecraya akmıştır. Bu gün aleviler arasında ki nesiller arası çatışma sünnilerden daha keskindir. Aleviliğin aktarım yolları maalesef Cumhuriyet döneminde neredeyse tamamen kaybedilmiştir. Geleneksel yapıları bozulan aleviler bu gün yollarını kör topal bir şekilde kendileri keşfetmek zorunda kalmaktadırlar. Tabii ki bu keşif kişinin isteği ve istidadına kalmış bir süreçtir. Kişinin çevresi de bu süreci olumlu yada olumsuz olarak etkilemektedir.
Eski kuşak diyebileceğimiz birinci kuşak geçmişin hatıraları ile yaşamakta ve bu günü anlayamamaktadır. Bu kuşak içerisinde hemen hemen hiçbir dönem İslam’ın içinde miyiz, dışında mıyız tarzı sorular bir karşılık görmemiştir. Çünkü bu aleviler kendilerini çoğunlukla “İslam’ın özü” olarak görmüşlerdir. Bu gün bu eski kuşak neredeyse kaybolmak üzeredir.
|
|
Pazar, 21 Şubat 2010 20:36 |
|
Mehmet Ali ERTÜRK
Sayın Erdoğan Bayazıt’ın “Alevilik ve Bektaşilik Bir Din midir?” yazısı üzerine bir okuyucumuz “siz aleviyseniz kellemi keserim ben. bu da iki yüzlü, riyakar, sünni oyunlarında biri.” (yazım okuyucuya aittir) diyerek bir eleştiri yapmış. Kimsenin başında gözümüz yok, kellesi kendisinde kalabilir. Eleştiri okuyucularımızın en temel hakkıdır. Ancak bu eleştiri üzerinden bir çözümleme yapmak istiyorum.
Bu eleştirinin yapılış sebepleri ne olabilir diye düşündüğümde malum yazıdaki tezlere karşı çıkıldığından mı, yoksa sitenin adından dolayı mı olduğu pek anlaşılamamaktadır. Muhtemelen her iki sebepten olabilir. Biz bu siteyi kurarken bu tür toptancı bakış açıları ile karşılaşacağımızı biliyorduk. Bu sebeple bu eleştiriden de rahatsız olmadığımızı öncelikle belirtmek isterim. Peki, bu tepkinin anlaşılır bir tarafı var mı? Aleviler içinde oldukça geniş bir kesim kendilerini sol değerlere fazlası ile yakın hissetmektedir. Bu da saygı duyulması gereken bir durumdur. Ancak buna rağmen Alevilik eşittir solculuk anlayışı kabul edilebilir bir tez değildir. Böyle bir ön kabul ile yola çıkılırsa inancın yeri tartışmalı hale gelmiş demektir. Geride bin küsur yıllık bir birikimi birkaç yüzyıllık bir ideolojik tutuma veya tutumlara feda edildiği anlamı çıkar ki bu gerçek bir alevi için kabul edilebilir bir durum değildir.
|
|
ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK BİR DİN MİDİR? |
|
|
|
|
Cumartesi, 20 Şubat 2010 11:46 |
|
Erdoğan BAYAZIT
Alevi-Bektaşi inancı ayrı bir din midir? Yoksa İslam dini içinde bir yorum mudur yoksa bir tarikat mıdır? Diye soruyordu, Ali Bulaç TRT-1. kanalda geçen hafta yayınlanan bir açık oturumda.
Alevilik ve Bektaşilik; özetle, Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri 7. asırdan bu yana, Şia Mezhebinin "Allah-Muhammet-Ali" üçlemesine büyük bir aşkla gönülden bağlı, Anadolu’da yaşayan halklar tarafından ekseriyetle benimsenmiş "batini" bir İslam yorumudur. Alevi Bektaşiliğin, ne olup olmadığını kimsenin sorgulama hakkı da yoktur. Kişi kendini Sünni Müslüman kabul eder, Alevi veya Bektaşi Müslüman kabul eder. Bu kabul kişiye aittir. Herkes kendi dışındaki inanç guruplarını, o gurupların tarif ettiği gibi kabullenmek zorundadır. Farklı inançlar birbirini tanıyıp kabullendikçe, toplumsal barış sağlanır. Alevi ve Bektaşiler kendilerini, tarihte olduğu gibi "İslam dini içinde batini tarikat" olarak tanımlamaktadırlar. Tarih boyunca Alevi-Bektaşi inanç ve geleneği, Sünni iktidar sahiplerinin, tüm baskı ve tacizlerine göğüs gererek bu güne ulaşmıştır. Özellikle belirtmeliyim ki, bu baskı ve zulüm İslam dininin Sünni mezheplerine mensup Müslümanlara mal edilemez. Bahsi geçen baskı ve zulümler, Sünni anlayışı benimsemiş iktidar sahipleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Yine bu iktidar sahipleri, Müslümanlar arası kamplaşmaların oluşmasının da müsebbibidirler. Aslında onlar Alevi ve Sünnilere aynı anda zulmetmişlerdir. Bu zulüm ve düşmanlık, iktidar sahipleri tarafından tarihin her döneminde canlı tutulmuştur. Yakın tarihimiz içindeki Şanlı Urfa, Kahraman Maraş ve Sivas olayları bunun bariz örnekleridir.
|
|
|
|
|
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
|
|
Sayfa 10 - 12 |
|
|