|
ŞENOL KALUÇ
|
ŞENOL KALUÇ
Çocukluğumun oruç günleri bir başkaydı. Komşularımız Ramazanda, bizler ise daha çok Muharrem ayında oruç tutardık. Hiç unutmam annem Ramazan öncesi hepimizi yıkar, paklardı. İlk gün hepimiz oruçlu olurduk. Hayal meyal hatırlıyorum, Ramazan gecelerinde oruç tutmasak da gece yarıları ışıklarımızı açardık. Sebebini yıllar sonra anlamıştım. Komşularımız Ramazan geceleri bizim ışıkları gözetleyip, gündüzleri anneme “Sırma hanım dün gece ışığınız yanmıyordu, yoksa hasta mıydın, uyanamıyorsan biz seni uyandıralım” gibi laflar söylerlerdi.
Yol erenlerinin dizlerinde muhabbet sohbetlerine katıldığımız günlerde Dedelerimiz nasihat verirken: “Bu ayda hiç olmazsa üç gün, başında, ortasında ve sonundaki arife gününde oruç tutun.” dediklerini hatırlarım. Gece sahurda önce abdestler alınır sonra sofraya oturulurdu. Genelde mümkün olduğunca az yenilirdi. Biz çocuk olduğumuz için bizlere biraz da kıyak geçilirdi. “Güler yüz de sadakadır” hükmünce oruçlu olunduğu kimseye hissettirilmez, suratların asılması ve oruçluluk halinin başkalarına gösterilmesi büyük ayıp sayılırdı. Gün batımında sofra hazırlandığında büyük bir sessizlikle abdestler tazelenir ve vakit beklenirdi.
Kırklayan ibadet
Arife günleri bir başka olurdu. Evde koca koca kazanlarda sular kaynatılır ve adeta kırklanırdık. Bütün aile sıra ile yıkanır ve temizlenirdi. Çocukların tırnakları özenle kesilirdi. Hiç unutmam rahmetli Anneannem “evlat kuldan utanırsan el, Allah’tan utanırsan ayak tırnağını kesmeyi unutma” derdi. Tırnak makasını ne zaman elime alsam hep bu sözü hatırlarım.
Devamını oku:
|
|
|
Alevilik-Bektaşilik ve Kur'an kültürü |
|
|
|
|
Şenol KALUÇ
Toplumların yüzlerce yıllık bir süreçte özenle arıtarak oluşturdukları değerler bazen büyük toplumsal dönüşümlerin yarattığı yıkıntılar sonucu unutulabiliyor, unutturulabiliyor. Ancak yıkıntı ne denli büyük olursa olsun, enkaz altındaki bu değerler bir şekilde kendisine yeni yollar açarak gün yüzüne çıkabiliyor.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan büyük değişim, daha sonraki yıllarda yaşanan süreçlerle de birleşerek, en büyük darbeyi Alevilik ve Bektaşiliğe vurdu. Bugün gelinen noktada Alevilik ve Bektaşilik, asıl kaynaklarının ve geleneklerinin çok uzağında ve adeta inançsal içeriğinden tamamen yoksun halde bulunuyor. Bazı çevreler Alevilerin İslam'a yaklaşmalarından korktukları için temel kaynakları ile buluşulmasını engellemeye çalışıyor. Hatta Sünnileşme ve onunla bağlantılı olarak İslamlaşma korkusu o denli abartılmakta ki Alevi-Bektaşilere ait temel bir metnin muhafazakâr bir gazete tarafından okurlarına Ramazan ayında hediye edilmesi bir çeşit "Sünnileştirme-asimilasyon çabası" olarak takdim edilebiliyor.
Aslında bu paranoyanın anlaşılır bir tarafı var. Çünkü asimilasyon iddiasından bulunan çevreler, Aleviliğin ve Bektaşiliğin temel metinlerinin çok yoğun bir İslami içerik taşıdığını biliyorlar. Siyaseten "Alevicilik" yapan çevreler, bu içeriğin herkes tarafından -özellikle Alevi gençleri tarafından bilinmesinin- Aleviler ve Sünniler üzerinde yaratacağı etkinin farkındalar. Bugün siyaseten elde ettikleri gücü yitirmek istemeyen bu güçler -İslam'dan duydukları rahatsızlık nedeniyle- Alevilerin Aleviliklerini hakkıyla yaşamak istemesini bile Sünnileşme olarak görüyor. Bu nedenle temel metinlerin halk tabanı ile buluşmasından korkuyorlar. Bu metinlerin yaygınlaşması, Alevi-Bektaşi metinlerindeki İslami duyarlılığın geniş çevrelerce öğrenilmesi, Alevilere ve Aleviliğe içten ve dıştan bakış açısını değiştireceği için Alevi-Sünni çatışmasından beslenen çevrelerin işine gelmiyor.
Devamını oku:
|
|
Yarı milliyetçi - yarı dindar Türkler |
|
|
|
|

‘Yarı milliyetçi-yarı dindar Türkler’, içinde bulundukları çelişkiler yumağının farkına vardıkları takdirde Türkiye’nin demokratikleşmesinin en önemli lokomotifi olacaklardır.
ŞENOL KALUÇ
Ergenekon Davası vb. davalar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Türkiye’nin dünkü Türkiye olmayacağı açık. Davalar siyasi bir havaya sokularak saptırılmaya çalışılsa da önümüzdeki süreçte ‘derin’ devletçe kurulan yozlaşmış siyaset ve siyaset dışı yapıların tasfiyesinin önü açılıyor. 12 Eylül referandumu yaşanan değişim sürecinin önemli bir aşaması olacak. Siyasi parti ve STK’ların asıl alanlarına kayması tam demokratik ve insan haklarına saygılı bir hukuk devletinin kurulmasını kolaylaştıracak ancak bu sürecin öncülüğünü kimlerin üstleneceği çok önemli.
CHP’nin, geçmiş sicili ve büyük ümitlerle gelen yeni liderinin performansı ile demokratikleşme sürecine olumlu bir katkı yapacağı şüpheli. Referandum sürecinde yaşanan 35. madde tartışmalarında ortaya konulan teklifin eskiye rahmet okutacak cinsten olması çok çarpıcı. Merdiven altında çalışan başörtülü kızlara sahip çıkılırken, aynı kızların üniversitelerde görülmek istenmemesi; AK Parti’nin vatandaşı yakacak, yiyecek yardımı ile kandırdığı iddia edilirken, düzenli geliri olmayan her eve maaş vaadinde bulunulması; Kılıçdaroğlu CHP’sinin Demirelvari popülist söylemleri çağdaş sosyal demokrat değerlere sahip çıkacağı beklentisini giderek boşa çıkarıyor.
Devamını oku:
|
|
Aleviler ve ruhlara sinen korku |
|
|
|
|
Şenol Kaluç
Algılar ile olgular her zaman birbirini tutmayabilir. Sabancı Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu tarafından yapılan 'Türkiye'de Toplumsal Eşitsizlik' raporunda 'Kendinizi hak ettiğinizden azına razı olmak zorunda bırakılmış hissettiniz mi?' sorusuna Türkçe ve Kürtçe cevap verenler arasında anlamlı fark olmadığı ortaya çıkmıştı.
Deneklerin verdikleri cevaplara bakıldığında ayrımcılığa uğramasalar bile ayrımcılığın çok yaygın bir durum olduğunu düşündükleri anlaşılıyor. İnsanlar, çevrelerindeki eylem ve söylemleri farklı ölçütlerle değerlendirmektedir. Fakat bu ölçütler sanıldığı kadar derin bir içeriğe sahip olmayabilir. Bireyler, içinde bulundukları sosyal-siyasal-kültürel çevreye ve eğitim düzeylerine göre tepkiler vermektedir. Bazen bu tepkiler, gerçeklikler yerine yeniden inşa edilmiş bir tarih algısına da dayanabilir. Çocukluk yıllarımızda TV karşısında siyasi liderleri izlerken aynı sözleri farklı üsluplarla söyleyen liderlere karşı bazen sevecen ve tasdikler tutum takınan büyüklerimizin bazılarına tepki gösterip hakaret ettiklerini görmek çok tuhaftı. Zamanla bizlerin de önyargıları oluştu. Sokakta, okulda, işte hepimiz kendi yargılarımızı inşa ettik ve dünyayı bu gözlerle yorumladık. Alevi olduğu için solcu ve CHP'li olmak zorunda olduğunu düşünen bir ailede büyürken önyargılarımız ona göre şekilleniyordu. O günlerde hepimizin en nefret ettiği figür Turgut Özal'dı. Lise sıralarında çok sevdiğim bir arkadaşımın "Özal'a bu kadar kızıyorsun ama bu adam, bu ülkenin önünü açıyor" dediğinde kendime hakaret edilmiş gibi hissetmiştim. Daha sonraları çevremizdeki pek çok ailenin bizimle aynı şartlar içinde olmalarına rağmen koyu Özal taraftarı olduklarını fark ettiğimde bir şeyleri gözden kaçırdığımı düşünmeye başlamıştım. 1993'te Özal şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiğinde cenazesine katılan milyonları izlerken şaşkınlık geçirmiştim. Yine hain bir suikasta kurban giden Uğur Mumcu'nun cenaze töreninde sesimizi irticaya karşı yükseltme ve beraberinde Özal'ın cenazesini gölgede bırakma heyecanı ile yollara döküldüğümüzü hatırlıyorum.
Devamını oku:
|
|
Alevi açılımının içi boş mu? |
|
|
|
|
ŞENOL KALUÇ
LDT (Liberal Düşünce Topluluğu) Alevi-Bektaşi Araştırmaları Merkezi Direktörü
Alevi açılımının içi iddia edildiği gibi boş mu? Geride kalan süreçte hiçbir şey yapılmadı mı? Yapıldı ise neler yapıldı? Bu soruların cevabı ön yargılar bir tarafa bırakılarak araştırılmalıdır. Alevi açılımının sanıldığı kadar kolay olmayacağını herkes gibi Aleviler de biliyor. Zorluk birçok boyutla beraber Alevilerin, Sünnilerin ve bizatihi devletin yapısı ve ideolojisinden kaynaklanıyor. Bugün yaşayan sosyolojik Aleviliğin çok ciddi problemleri var. Aleviliği siyasal bir değer olarak gören Alevilerin çok azının inançsal talepleri var. İnançsal taleplerde bulunan Aleviler ise örgütsel boyutta çok zayıf. Genelde köy dernekleri etrafında birleşen Alevilerin temel istekleri yılda birkaç defa Cem törenini yapabilmek, dedesi ile buluşup, hiç olmazsa senede bir kurban kesip, lokmasını yemek ve belki de en önemlisi çoluk çocuğunun da yol-erkân görmesi. Peki, örgütlü Alevilik ne istiyor? Kâğıt üzerinde bir sürü talepleri var ama Aleviliği ve kendilerini tanımlarken kullandıkları tabirler ile bir Alevi örgütlenmesinin çok ötesindeler. Kendilerini Atatürkçü, laik, solcu, çağdaş, demokrat vb. günümüz ideolojileriyle tanımlayan çok geniş bir kesim var. Bu durumda dini bir yapı olması gereken Alevilik seküler-din dışı bir dairede tanımlanıyor. Eğer Alevilik Atatürkçülük, laiklik, solculuk, çağdaşlık ise Aleviliğe de gerek yok demektir. Sonuç itibarıyla Alevilik bu ideolojilere göre geri kalmış feodalite kalıntısı bir kültürdür. Halbuki Aleviliğin kendisini din-inanç ekseninde tasavvur ettiğini, seküler bir yaşam tarzı olmadığını hepimiz biliyoruz.
Devamını oku:
|
|
Sermayenin demokrasiye katkısı |
|
|
|
|

AK Parti’nin açılım politikalarının yeni sermaye tarafından desteklenmesi ülkemizde Duverger’in bahsettiği oligarşik yapının çökmesine ve ülkemizin gerçek anlamda demokratik bir yönetim yapısına kavuşmasına katkıda bulunacaktır.
Şenol KALUÇ
Öğrencilerin “Ülkemizde nasıl bir yönetim şekli vardır?” sorusuna “Demokrasi”; “Türkiye demokratik bir ülke midir?” sorusuna da “hayır” cevabı verdiklerini pek çok öğretmen tecrübe etmiştir. Türkiye’de seçme ve seçilme hakkının kullanımı başlangıç olarak kabul edildiğinde, Meşrutiyetten bu yana demokrasiye geçiş sürecine girildiği söylenebilir. Ünlü siyaset bilimci Duverger’in ifadesi ile “Genellikle oy hakkı önce az sayıdaki imtiyazlılara tanınır, sonra yavaş yavaş seçmen çevresi genişletilerek bütün yurttaşları içine alacak hale getirilir. Böylece otokrasi, önce yerini oligarşiye bırakır, sonra bu oligarşi yavaş yavaş demokrasiye dönüşür”. Bugün gelinen noktada Duverger’in tespiti ile otokrasiden demokrasiye geçiş sürecinde ortaya çıkan oligarşik yapı tüm olumlu gelişmelere rağmen bir türlü yetkilerini demokratik güçlere devretmek istememektedir. Türkiye’de son dönemde yaşanan Demokratik açılım süreci ve Anayasa mahkemesi etrafındaki tartışmalar bu geçiş sürecinin halen devam etmekte olduğunu göstermektedir.
Devamını oku:
|
|
Mesele ne yandaşlık ne candaşlık |
|
|
|
|
Şenol KALUÇ
12 Eylül referandumu Türkiye'nin yakın zamanlarda yaşadığı büyük değişimin geleceği açısından bir karar anı olacak.
Referandumdan çıkacak "evet" ile "hayır" arasındaki makasın genişliği, Türkiye'de siyasetin, dolayısıyla demokrasinin geleceğini biçimlendirmede, ileriye veya geriye doğru taşıyıcı etki yapacak. Açıkça söylemek gerekirse çıkacak sonuç, herkesin -sözde- şikâyetçi olduğu vesayetçi düzenin devamının mı yoksa demokratikleşmenin mi önünün açılacağına ilişkin bir karar olarak görülecek.
"Evet" çıkması Türkiye'deki siyasal partilerin politikalarını gözden geçirmelerine; AB standartlarına uygun ve demokratik bir anayasa yönünde politika geliştirmelerine yönelik bir işaret olacak. "Hayır" ise, önümüzdeki en az beş-on yıl boyunca Türkiye'nin demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atamayacağını tescilleyecek. Çünkü demokratikleşme yönündeki her adım karşısında 12 Eylül darbesinin gölgesiyle birlikte, 12 Eylül 'HAYIR'ını da bulacak.
Devamını Oku
|
|
Ergenekon Kılıçdaroğlu ve AlevÎler |
|
|
|
|
Şenol KALUÇ
Bazen gerçekler çok yakındır ama onu görecek gözler o gerçeklere karşı duyarsızdır. Ergenekon davası sürecinde Alevilerin rejim etrafında yaşadıkları paradoks bu durumun tam karşılığıdır.
Bir tarafta mızrak çuvala sığmazken; diğer tarafta soluklaşan, içerik değiştiren, DNA'sı değişen bir yapı mevcuttur. Modernizmin getirdiği hızlı değişim ve yıkıcılık geleneksel düşünce dünyasından uzaklaşan Alevileri başka bilinç düzeylerine taşırken, bu farklı bilinç düzeylerinde Alevilik kendini daha çok içi başka şeylerle doldurulmuş bir aidiyet duygusu -Türklük, Kürtlük vb.- olarak göstermektedir. Bu bilinç değişimi anlaşılmadan Alevilerin Ergenekon sürecinde niçin CHP ile aynı safta durduğu anlaşılamaz.
Bugün ani bir değişimle, Ergenekon'un avukatlığını üstlenmiş CHP'nin başına Alevi-Kürt kimliği ile bir ismin gelmesini konjonktürel bir hamle olarak görmek gerekir. Önümüzdeki süreçte Kılıçdaroğlu ya devşirme zihniyeti ile CHP'ye ve statükoya hizmet edecek ya da vesayet rejimine karşı çıkarak daha çok demokrasi talebinde bulunacaktır. Ancak ikinci şıkka yöneldiği takdirde Kılıçdaroğlu'nun tasfiye süreci de başlayacaktır. Geçmişte yaşanan SHP ve CHP ile birleşme sürecinde yaşananlar kaçınılmaz sonu göstermektedir. Kılıçdaroğlu'nun Alevi ve Kürt kökenli olması bir anlam ifade etmemektedir, önemli olan Kılıçdaroğlu'nun bu kimliklerinin ne kadar farkında olup olmadığıdır. Sayın Kılıçdaroğlu şüphesiz durumun farkındadır, ancak bu farkındalığı -Dersim olaylarına bakışta olduğu gibi- devraldığı CHP ile aynı noktada duruyor ise o zaman bu aidiyetlerin hiçbir anlamı olmayacaktır. Bu yazının da ana teması Alevilerdeki sol-Kemalist-Marksist temelin ortaya çıkışının nasıl olduğu konusunda bir tez üretme çabası olacaktır.
Devamını oku:
|
|
|
|
|
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>
|
|
Sayfa 1 - 3 |
|
|