|

A.Yılmaz SOYYER
Bu gün gazetelerde “Öte yandan, Baykar Makina ve Kale Kalıp ortaklığı TSK için yeni bir İHA üretiyor. Uçağın deneme aşaması tamamlandı. Artık seri üretime geçilecek. 'Çaldıran' isimli bu uçak, eldeki İHA'lardan çok daha üstün özelliklere sahip olacak. Bazı özellikleri ile Heron'ları da geride bırakacak olan Çaldıran, 1.200 km menzile sahip. 22 bin feet'e kadar da çıkabiliyor ve 12 saat havada kalabiliyor.” şeklinde bir haber yer aldı. Hem sevinci hem de üzüntüyle karışık şaşkınlığı beraber yaşadım.
Sevindim çünkü eğer millet olarak bu problemli coğrafyada yer almak istiyorsak modern teknolojik verimleri yerli üretim olan sistemlerle donatılmış bir orduya ihtiyacımız var. Üzüldüm çünkü Çaldıran bir vatan toprağından ziyade bir savaşın adıdır. Osmanlı sultanı Selim hanla Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında 23 ağustos 1514'te yapılmış ve Osmanlı zaferiyle sonuçlanmış bir savaşın adıdır. Bu savaşta Osmanlı ordusu Şii İran ordusunu değil Kızılbaş Türkmen Safevi ordusunu yenmiştir. Yenilenlerin önemli bir kısmı Anadolu'dan İran'a göçen bugün Alevi dediğimiz Kızılbaşlardır. Buradaki vurgum hem “Türkmen” e hem de “Kızılbaş”adır. O dönemde Türklüğün ve Türkmenliğin ön plana çıkması elbette düşünülemezdi. İmparatorluklar milli endişelerle davranamazlar. Aynı zamanda bir Fransız ihtilali sonrası kavramı olan milliyetçilik pencerecinden 16. yüzyıla bakılamaz.
|
|
|
Batılıların “Davud yıldızı” dediği iki üçgen halinde iç içe geçmiş bir şekilden oluşan altı köşeli yıldız Osmanlı kültüründe Mühr-i Süleyman yani Süleyman peygamberin mührü adıyla geniş ölçüde yer bulmuştur. Mesela bizzat benim gördüğüm iki mühr-i Süleyman Şehzade Camiinin sütunları üzerinde iç tezyinatında ve Üsküdarda bulunan Emetullah Valde camiinin iç tezyinatında bulunmaktadır. Tarih boyunca Musevilerin de timsali olan bu işaretten ne devlet olarak Osmanlı ne de samimi Müslüman kitleler rahatsız olmuşlardır.
İslam toplumunun mühr-i Süleyman’a gösterdiği muhabbetin en güzel örneklerinden biri de Eryek Baba Bektaşi tekkesinin haziresindeki bir Bektaşi hanıma ait mezar taşının sandukasındaki simgedir. Kabrin baş kısmında mühr-i Süleyman, yan kısmında kelime-i şahadet yazısı vardır.

Osmanlı devleti ve halkı Musevi tebadan da rahatsız olmamıştır. Bu elbette Yahudilerin İslam ahaliyle eşit sayıldığı anlamına gelmez ancak o günün şartları ve devletler hukuku anlayışının çok ilerisinde bir zihniyettir bu. O dönemde Sabetay Zevi’nin cılız isyanını saymazsak ciddi bir Yahudi ayaklanması da görülmez. Müslim ve Musevi ahali birbiriyle fazla temas etmeden ama huzurlu denilebilecek bir ortamda yaşamışlardır. Osmanlı Tevrattaki ve Kurandaki İsrailoğulları ile Yahudileri birbirinden ayırmıştır. Kutsal kitabı Kur’an’da yer alan İsrailoğulları’nın peygamberlerini kendi peygamberi saymıştır. Kudüs’ün kapısında “La İlahe illallah, İbrahim Halilullah” yazardı.
|
|
MEHLİKA SULTAN VE ASLAN SOSYAL DEMOKRATLAR |
|
|
|
|
A.Yılmaz Soyyer
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç Gece şehrin kapısından çıktı Mehlika Sultana aşık yedi genç Kara sevdalı birer aşıktı
Ülkemizin güzide bir siyasal ekolünde kral değişimi yaşanırken aklıma Yahya kemal’in bu kıtayla başlayan şiiri geldi. Daha doğrusu Aslan sosyal demokratların iktidar aşkı bana Mehlika Sultan’ı çağrıştırdı. Bu yüzden de bütün klasik edebiyatımızın şerh kurallarını hiçe sayarak aykırı bir yoruma giriştim.
Öncelikle bir mazmun olarak “Mehlika Sultan”ı ele almak gerekmektedir. Mehlika Sultan yani bir hayal prensesi... Ardından koştukça kaçan, asla yakalanamayan bir güzel... “Yedi genç” de elbette bizim aslan sosyal demokratlar. Onlar gerçekten de kara sevdalı birer aşıktırlar, aşkın gözlerini kör ettiği, mecnuna çevirip çöllere savurduğu yedi genç... “aşk” ise yakın bağlamda iktidar, uzak bağlamda sosyal demokrasidir. Onlar önce iktidara sonra hayallerine, pardon ideallerine aşıktırlar. “Gece şehrin kapısından çıkmak” ise Mehlika Sultan’a ulaşmak için her yolun meşru kabul edilebilmesidir. Biraz daha zorlarsak “darbeler” de diyebiliriz.
|
|
A.Yılmaz Soyyer
TRT Arapça adlı kanal 4 Nisan 2010’da yayına başlayacak. Türkiye Cumhuriyeti merhum Turgut Özal döneminde Türk Dünyası’nı hatırlamıştı; bugün de yavaş yavaş Arap Dünyası’nı hatırlıyor. Hükümetin Arap ülkeleriyle gerçekleştirdiği çeşitli ilişkilerden sonra TRT’nin yirmi dört saat Arapça yayın yapacak bir kanalı açması çok önemli bir gelişmedir. Son derece acı mağlubiyetlerle eski topraklarını emperyalist devletlere kaptırışını, “Arap kardeşlerimiz arkamızdan hançerledi” türünden aklileştirmelerle açıklayıp kendi kendisini inandırmaya çalışan devlet, nihayet aklını başına toplamaya kararlı görünmekte. Bu hançerlenme edebiyatı bizim tam bir yüz yıl doğal coğrafya uzantılarımızla ilişkilerimizi engelledi. Hatta dün akşam Habertürk kanalındaki “Tarihin Arka Odası” programında Murat Bardakçı aynı söylemi tekrarlamaktaydı. Doç. Dr. Erhan Afyoncu “kaç tane Arap ihanet etti? Onlar bir avuç eşkıyaydılar” diyerek kendisine gerekli cevabı verdiyse de Murat bey ısrarından bir türlü vaz geçmedi. Rahmetli babası yaşasaydı gerekenleri söylerdi sanırım.
Uzun yıllar önce devlet, daha doğrusu bürokrasi, Türk milletinin İslamla olan her türlü ilişkisini kesmek niyetindeydi. Öyle ki Fransız tipi katı laikliği yerleştirebilmek için dili sekülerleştirme sevdasına kapıldılar. Türkçe’nin Arapça ile ilişkilerini keserek, yani dilin İslami arka planını unutturarak, pozitivist bir toplum yaratmak istediler. 1970’li yıllara geldiğimizde ise bu amaçları için pozitivist ve ateist solu Türk halkının değerlerini değiştirtmek için kullandılar. O dönemde en hızlı sosyalistlerimiz bile Türkçe konusuna gelince tam bir ırkçı kesilmişlerdi. Bu ırkçı sosyalistler –Alevi olanları hariç- türkülerimize bile sırt döndüler. Onları yönlendiren bürokratlarsa yüz yıllarca gazellerle, şarkılarla, türkülerle, nefeslerle yaşamış bulunan bu milleti zorla konser salonlarına tıkıp konçerto dinletti. Bununla da yetinmeyip onların ödediği vergilerle Klasik Batı müziğini geliştirip bütün okullara soktular.
|
|
BİLİNÇ DEĞİŞİMİ VE ALEVİLİK |
|
|
|
|
A.Yılmaz SOYYER
Son on yıldır yepyeni bir mecraya girip tabir caizse yeniden çerağların uyanış dönemini yaşayan Alevilik hem kendi içerisinde bir şaşırış yaşamakta hem de kendisinden olmayan çevrelerde olağanüstü bir ilgiyle karşılanmaktadır. “Karşılaşmaktadır” yerine karşılanmaktadır deyişim bilinçli bir hipotezin sonucudur ve ben bu cümleyle Aleviliğin kendi bünyesinde yeterli bir bilinç gelişimi ortaya koyamadığı kanaatindeyim. Aleviler her şeyden önce “ne oluyoruz?” derken ne “ne olduklarının” ne de “ne olmadıklarının” farkındadırlar.
Elbette bu bilinçsizlik durumunda en az suç yine kendisini Alevi olarak nitelendiren bu kitlelere aittir. Daha önceki ezilmişlikler bir yana 1826 yılından beri yasaklı bulunan bir topluluğun şuur kaybı kadar tabii ne olabilir? İkinci Mahmud’dan bu güne kadar önceleri devlet son yüzyılda ise toplum tarafından mücrim yani suçlu muamelesi gören bir topluluk içinde bulunduğu bilinçsizlik durumunu ancak uzun bir süreçte aşabilecek gibi görünmektedir.
|
|
Herkese yürekten bir merhaba diyerek “Kanalkültür” den sonra “liberalevi”de de periyodik yazılara başlıyoruz. Kanalkültür’de yazı yazmak kolaydır, çünkü o platform bir kültür ortamıdır ve herhangi bir ideolojik geri planı bulunmamaktadır. Fakir gibi yıllarını Osmanlı döneminde zirvesini yaşamış bir muhteşem sanat ve kültürün günümüzde varolması için harcayan biri için orası son derece uygun bir yazı vitrinidir. Bektaşilik de Kızılbaş Ocaklarıyla birlikte elbette bu muazzam sanat ve kültür hazinesinin temsilcilerinden biridir. Zaten bu konu dururken başka alanlarda kalem oynatma fırsatı pek bulamayan bendeniz de orada anlatamayacağım kadar mutludur.
Şimdi ise kadim dostum Şenol Kaluç’un önerisiyle Liberalevi’de yazmaya yelteniyorum. Benim gibi klasik kültür formlarıyla düşünmeye alışmış biri modern düşünce literatürüyle fikir serdetmekte zorlanır. Öyle ki bu iş kendini tanımlarken başlar. Sitenin ismi Liberalevi, yani Liberal düşünceler platformunda Alevi sorununu ele alan bir yer burası. Peki, ben Liberal miyim ve bu site bendeniz için uygun mu? Bu sorunun cevabını inanın veremiyorum. Biraz önce de belirttiğim gibi bu satırları yazanın lügatinde ne sosyalizm var ne de liberalizm. Yirmi yıla yakın zamandır din sosyolojisi tahsil ettiğim ve bu çerçevede her iki düşünceyi de bildiğim halde bu fikir ortamlarını herhangi bir ölçüde benimseyerek “işte ben buradayım” diyecek duygu yoğunluğuna ulaşamadım. Zira fakir, bütün düşüncelerin akıl kadar duyguyla da benimsenmek durumunda oldukları kanaatindedir. Duygular “tatmin olmadım” diyorsa akıl bir fikirler manzumesinin peşinden gidemez. Fakat şunları açıkça söylemek istiyorum ki özgürlüklerden yanayım ve her türlü otoriter/totaliter yapının muhalifiyim. Demokrasinin laiklikle birlikte bir fazilet rejimi olduğuna inanıyorum.
İşte “Liberalevi”de bu çerçeve içerisinde yazacağım. Okurlarımın A.Yılmaz Soyyer’i peşinen ve bütün açıklığımla tanımasını isterim. Çünkü “en namuslu sosyolog tarafını ilan eden sosyolog”tur nitelendirmesini önemsiyorum.
Bu sitede öncelikle Bektaşiliğin tarihi sürecini ele almak istiyorum. Yani “Kanalkültür” de yaptıklarımın benzerini yapmak niyetindeyim. Amacım Bektaşilik bünyesinde zirvelerinden birini yaşamış bulunan klasik Türk kültür verimlerinin farklı çevrelerde tanınmasını sağlamaktır. Bektaşiliğin inanç yapısından tutun da devletle olan ilişkilerine kadar uzun bir yelpazede yazılar yazmak istemekteyim. Yirmi yılımı verdiğim bu alanı okuyucularımla paylaşmak amacını güdüyorum.
İstanbul’daki Osmanlı arşivinden henüz döndüm ve heybem Bektaşilikle ilgili tarihi belgelerle dolu…
Yeniden görüşmek dileğiyle…
|
|
|
|
|
|